|
Fenerbahçemiz nasıl kuruldu.
1897'lerde Dereağzı Moda bölümünde ilk futbol takımı
hareketlenmeleri. "Siyah Çoraplılar" adını verdikleri
futbol takımı... 1907 yılı ilkbaharında, Kadıköylü
gençlerden Nurizâde Ziya (Songülen), Bahriyeli Necip
(Okaner), Hasan Sami (Kocamemi) ve arkadaşları arasında
"Hintli" lakabıyla anılan Asaf (Beşpınar) beyler, ne
zamandan beri içlerini kor gibi yakmakta olan bir konuda
kesin kararlarını veriyorlar. Ne pahasına olursa olsun,
bir futbol kulübü kuracaklar....
Necip Bey'in Moda'daki evinde
yaptıkları toplantıda kurmayı kararlaştırdıkları
kulüplerine Fenerbahçe adını vermişler, forma rengi
olarak da, o güzel bahar günlerinde Fenerbahçe çayırını
süsleyen papatyaların rengi, Sarı-Beyaz'ı seçmişlerdi.
Amblemleri ise Fenerbahçe'nin ışık saçan feneri
olacaktı. Bu yeni kulübün kuruluş hazırlıkları hızla
akıp giden zamana yetişemediğinden Fenerbahçe takımı
1907-1908 İstanbul Futbol Ligi'ne katılamamış; 1908-1909
sezonunda ise forma renklerini Sarı-Lacivert'e
çevirmişlerdi. Fenerbahçe kulübü kuruluş yıllarında çok
sıkıntılı dönemler yaşamış ve kulübe yeni katılan ve
çoğu Saint Joseph Fransız Mektebi öğrencileri olan
gençlerin büyük çabalarıyla hayatını sürdürebilmişti. Bu
konuda Ayetullah ve Elkâtipzâde Mustafa beylerin
unutulmaz hizmetleri olmuştu. Fenerbahçe Kulübü bu
sarsıntıları atlattıktan sonra hızla güçlenmiş ve
1911-1912 sezonunda İstanbul Futbol Ligi şampiyonluğunu
kazanma başarısına ulaşmıştı. Bundan sonra da Türk
futbolunda Fenerbahçe ile Galatasaray'ın mutlak
üstünlükleri başlamıştı. Fenerbahçe yalnız yurt içinde
kazandığı şampiyonluklar ve elde ettiği başarılarla
değil, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında yabancı
takımlarla yaptığı maçlardaki başarılarıyla da kendini
göstermiş ve Türkiye'nin en çok sevilen kulüplerinin
başında yer almıştır. Fenerbahçe'nin bu büyük sevgiyi
kazanmasında en önemli sebeplerden biri de, Mütareke
yıllarında İşgâl kuvvetlerine mensup askeri takımlarla
yaptığı maçlarda kazandığı parlak galibiyetlerin de
önemli rolü olmuştur. Bu galibiyetler, işgâl altındaki
İstanbul halkının kırılmış gururunu okşayan, hatta
güçlendiren etkenler olmuş ve Fenerbahçe sevgisi bir çığ
gibi büyümüştür. Fenerbahçe bugün Türkiye'de en çok
taraftara sahip bulunan kulüp olarak tanınmaktadır.
Yapılan resmi ve özel istatistikler bunu göstermektedir.
Son olarak 1989 yılı sonunda Gençlik ve Spor Genel
Müdürlüğü tarafından yaptırılan kamuoyu araştırmasında
Türkiye'de her 27 kişiden 1'inin Fenerbahçeli olduğu
belirlendi.
YAŞA FENERBAHÇE
Türk halkı 1923 yılı
Ekim ayının 29. günü, kabına sığmayan coşku
gösterileriyle, kabına sığmayan bir zaferi kutluyor,
inanılmazı gerçek yapan savaşımının onurlu başarısını
yaşıyordu. Türk halkı o gün, dört yıllık Kurtuluş
Savaşı'nın noktaladığı zaferini kutluyordu. Bu gün,
Cumhuriyet'in kurulduğu mutlu gündü. Türk halkı o mutlu
gününde, uygar bir yönetim biçiminin başlattığı, uygar
bir yaşam dönemine ilk adımını atıyordu. Bu unutulmaz
gününden tam 4 ay önce Türk halkı, bu kez Haziran ayının
29'unda, yine kabına sığmayan sevinç ve coşku
gösterileriyle, yine kabına sığmayan bir gurur yaşıyor,
bir gün daha "unutulmaz" sıfatıyla tarihe kazınıyordu.
Çünkü halk, bugün de bir düşmanına karşı kazandığı
zaferini kutluyordu. Cumhuriyet'in ilanından tam dört ay
önce o gün, 1923 yılı Haziran ayının 29. günü,
Fenerbahçe Futbol Takımı, İstanbul'daki İngiliz İşgal
Kuvvetleri futbol takımıyla yaptığı maçı 2-1 kazanıyor,
İşgal Kuvvetleri'nin mağrur komutanı General
Harrington'un elinden komutanın kendi adına koyduğu
kupayı alıyordu.
29 Haziran 1923 tarihi, Fenerbahçe'nin bir "düşman"
futbol takımını yendiği günün tarihi olmasının ötesinde,
işgal ettikleri ülkenin halkını küçümsemeyi deneyen bir
işgalci komutana ve onun askerlerine unutulmaz bir
dersin verildiği günün de tarihidir. Bu tarih ayrıca,
ülkenin dört bir yanında milliyetçilik gururuyla spor
zevkini bütünleştirmiş sporseverlerin, Fenerbahçe
Kulübü'nün sevgi çatısı altında toplanmaya
başlamalarının da ilk günüdür. Bu mutlu günü izleyen
günlerde ve aylarda doğan çocuklara, Fenerbahçeli
futbolcuların adlarının verilmesi "yarışı" da, işte bu
mutlu günün ülke çapında yarattığı, o kabına sığmayan
sevinçle başlamaktadır. İlk bakışta bir maçın
kazanıldığı gün olmasının ötesinde hiçbir anlamı yok
sanılan 29 Haziran 1923 günü kazanılan zafer gerçekte,
kısa bir süre sonra alacakları son derslerinden önce,
İngiliz İşgal Kuvvetleri'ne verilen ilk dersti de
galiba. Dünyanın gözbebeği İstanbul, dünyanın gözü
önünde işgal edilmişti ve şimdi de, üzerindeki tüm
gözlerin altında, dünyanın gözaltında idi. İngiliz
askerlerinin halk üzerinde uygulamaya çalıştıkları
baskının bir benzerini komutanları Harrington, kendi
askerleri üzerinde uyguluyordu. General Harrington,
İstanbul'da hemen her şeyi denetimleri altında tutmaları
konusunda askerlerine sert emirler veriyor, verdiği tüm
emirlerin eksiksiz yerine getirilmesini bekliyordu.
Fakat General Harrington, askerlerine bir konuda söz
geçiremiyordu. Ne denli sert emir verirse versin,
askerlerinin Fenerbahçe'yi yenebilmelerini bir türlü
sağlayamıyordu. İşgal Kuvvetleri'ne ait çeşitli
birliklerin futbol takımları Fenerbahçe'yle sık sık
karşılaşmak istiyor, fakat yaptıkları tüm maçları da
kaybediyorlardı. Bu özel maçlar gerçi fazla önemli
değillerdi ama, Fenerbahçe'nin her maçta İngilizler'i
yenmesi, yine de General Harrington'u çileden çıkarmaya
yetiyordu. Türklere bu konuda kesin bir ders
verilmeliydi. İstanbul'u askeri gücü altında tutan
İngilizler, askeri alandaki üstünlüklerinin yanı sıra,
futbolda da güçlü olduklarını kesinlikle
göstermeliydiler. Yenmeleri gereken takım da
Fenerbahçe'den başkası olmamalıydı. Ayrıca, önemli bir
neden daha vardı: İşgal Kuvvetleri birliklerinden
birinin takımını yendiğinde, Fenerbahçe'nin çevresinde
Türkler bir anda bütünleşiyorlar ve ulusal bir sevinç
yaşıyorlardı. Bu da İşgal Kuvvetleri Komutanlığı
tarafından hiç de hoş karşılanmıyordu. General
Harrington'un Fenerbahçe'ye karşı duyduğu öfkenin
kaynağı, emrindeki birliklerin tüm takımlarını yenen
Fenerbahçe'nin, her maçtan sonra Türkler'in ulusal
duygularını şahlandırmasının da ötesindeydi. Aslında
General Harrington'daki Fenerbahçe öfkesinin gerçek
nedeni, "Bu kulübün 'zararlı faaliyetler' içinde
bulunması" idi. Fenerbahçe'nin o günlerdeki kulüp
binası, Kalamış Koyu'na akan Kurbağalıdere'nin
kenarındaydı.
Binanın 8-10 metre ötesinde,
motorların yanaştıkları bir iskele vardı. Kulüp
binasının kayıkhanesi ise, silah ve cephane deposu
olarak kullanılıyordu. Geceleri iskeleye gizlice yanaşan
motorlara bu depodan yüklenen silah ve cephaneler,
Anadolu'ya kaçırılıyordu. Büyük bir gizlilik içinde
yapılmasına karşın bu "zararlı faaliyet" bir üre sonra
İşgal Kuvvetleri Komutanlığı tarafından duyuldu. Aynı
gün Fenerbahçe Kulübü'ne "zararlı faaliyet'in düşman
tarafından duyulduğu haberi geldi. O gün idman yapmaya
gelen oyuncuların bir görevi de, antrenman alanından
kaybolup, kayıkhanedeki silah ve cephaneyi gizlice
evlerine götürmek ve orada saklamaktı.
Gece
olmadan görev tamamlanmış, "depo"daki tüm silah ve
cephaneler kulüp yöneticilerinin, üyelerinin ve
sporcularının evlerine kaçırılmış ve buralarda korumaya
alınmışlardı. Havanın iyice kararmasının ardından
Fenerbahçe Kulübü'ne, albay düzeyindeki komutanların
yönettiği bir "baskın operasyonu" yapıldı. Bu olay,
Fenerbahçeliler için bir sürpriz olmadı. Fakat olayın
sonu, İngilizler için büyük sürprizdi. Çünkü ne
kayıkhanede, ne binanın öteki bölümlerinde tek silah ve
cephane bulunamadı. Baskından sonra İngilizler, olay
yerinden tümüyle çekilmediler. Kulüp binasının
çevresine, süngüleri takılmış silahlarıyla nöbetçi bir
birlik yerleştirdiler. İşgal altındaki İstanbul'un orta
yerinde şimdi, Fenerbahçe Kulübü de işgal altına
alınmıştı. Kendilerine gelen ihbarın boş çıkması bir
yana daha da önemlisi, Fenerbahçe Kulübü'nün
cezalandırılamaması, komutan Harrington'u küplere
bindirmişti. Bu Fenerbahçe'ye, kesinlikle unutamayacağı
bir ders verilmeliydi. Türklerin ulusal duygularının
odağı durumuna gelen Fenerbahçe'nin, halkın gözündeki ve
gönlündeki yerinden kesinlikle indirilmesi gerekiyordu.
Bunu gerçekleştirmek için en etkin ve en kısa yol ise,
futboldu. Harrington, emrindeki tüm subaylarla bir
toplantı yaptı ve onlara, "Fenerbahçe'nin prestijinin
yok edilerek, bu kulübün halkın gözünden düşürülmesi"
emrini verdi. Toplantıda oluşan ortak görüş, "bu
infaz"ın ancak futbol sahasında yapılabileceğiydi. İşgal
Kuvvetleri'nin tüm birlikleri taranarak, en yetenekli
futbolcular seçilecek ve kurulacak takıma, o sıralarda
Malta, Cebelitarık ve Mısır'da oynayan ünlü dört İngiliz
futbolcu da çağrılacaktı. İngilizler bir futbol maçından
çok sanki bir savaşa hazırlanıyorlardı. Komutan
Harrington da, maçın galibine vermek üzere kendi adını
koyduğu, bir metre yüksekliğinde ve tümüyle gümüşten dev
bir kupa yaptırdı. İngilizler'in cephesinde tüm
hazırlıklar tamamlanmıştı. Şimdi sıra, Fenerbahçe'ye
meydan okumaya gelmişti. Fakat Harrington, pek acele
etmedi. Bu konuda ilk kez, hazırlıkların üstünden tam
bir buçuk ay geçtikten sonra bir girişimde
bulundu.
Haziran ayı başlarında, Beyoğlu'nun
günlük yabancı gazetelerinde, aynı noktadan kaynaklanan
bir haber yayınlandı. Bir davet maskesiyle örtülen fakat
gerçekte açık bir meydan okumadan başka bir şey olmayan
haber şöyleydi: "Batılılar karması Türk kulüplerine
meydan okuyor. Galibine başkumandanın ismini taşıyan
büyük bir kupa verilecektir. Bu maça Türk kulüpleri
istedikleri gibi takviye alabilirler..." Haber, Türkler
arasında önce nefret uyandırdı. Bu nefret daha sonra
öfkeye, bundan sonra da kafa tutmaya dönüştü. Fenerbahçe
Kulübü'nün yönetim kurulunu oluşturan Nasuhi Baydar,
Galip Kulaksızoğlu ve Tevfik Taşçı "bu meydan okumanın
altında kalmamak" ve "Türkler arasındaki bu ağır havayı
ortadan kaldırmak" için kararlarını verdiler:
"Goldstream Guards" adı verilen İşgal Kuvvetleri takımı
ile maç yapmaya hazırız." Fenerbahçe Kulübü Yönetim
Kurulu'nun kararı üç gün sonra gazetelerde çeşitli
dillerde yayınlandı: "Batılılar karmasının çağrısını
Fenerbahçe Kulübü, yalnız kendi kadrosu ile oynamak
üzere ve koşulsuz olarak kabul etti." Fenerbahçe'nin üç
kişilik yönetim kurulu, gazetelerde yer alan ilanlar ve
haberlerle yetinmedi.İngilizce olarak kaleme alınan bir
mektubu İşgal Kuvvetleri Komutanı'na gönderdi. Bu mektup
şöyleydi: "İstanbul ve Havalisi Müttefik İşgal
Kuvvetleri Spor Amirliği Cânib-i Âli'lerine, Harbiye,
İstanbul. Fenerbahçe Spor Kulübü, bütün klüplere açık
çağrınızı öğrenmiş bulunmaktadır. Kulübümüz, arzu
buyurulan futbol maçını, yine arzu buyurulacak sahada
yalnız kendi kadrosu ile oynamaya hazır olduğunu ve
cevabınızı beklediğini cânib-i âlilerine bildirmekten
onur duyarlar." Artık ok yaydan çıkmıştı. Fenerbahçe
Spor Kulübü, İşgal Kuvvetleri'nin bu meydan okumasına
tek başına karşı koyacaktı. Bu, ancak o günleri
yaşayanların tam anlamıyla anlayabilecekleri bir
sorumluluk duygusuyla gerçekleştirilen bir hareketti.
Bunun yanı sıra belki de bir anlamda, bir "cephe
görevi"ydi. Gerçi, kulüp binasının bir bölümünü cephane
deposu yaparak, buradan Anadolu'ya gizlice silah
gönderen yöneticilerin, üyelerin ve futbolcuların kulübü
Fenerbahçe, bu ulusal görevi ile, zaten cephenin tam
ortasında idi. Silahlar, karşılıklı olarak çekilmişti.
Fenerbahçe, İngilizler'le "savaşa girmeyi" kabul
etmişti. Bu yolun dönüşü yoktu. Anadolu'ya silah
gönderdiği bilinen, fakat delil olmadığı için, bu suçu
"kanıtlanamayan" Fenerbahçe'ye hakettiği dersi sahada
vererek onu, halkının gözünden düşürmeyi amaçlayan
İngiliz İşgal Kuvvetleri'yle... yıllardır çektiği
yönetici buhranı sonucu işgal edilmiş bir ülkenin, öyle
bir duruma asla layık olmayan ulusunun, onurunu
kurtarmayı görev edinen Fenerbahçe Kulübü arasında savaş
başlıyordu. Cebelitarık, Malta ve Mısır'daki ünlü
İngiliz futbolcular İstanbul'a gelmişler ve "Goldstream
Guards" adlı İşgal Kuvvetleri takımında, birer "doping"
malzemesi olarak yerlerini almışlardı. Maçın oynanacağı
tarih de açıklanmıştı: 29 Haziran 1923. Bir adı da
"Topçu Kışlası Meydanı" olan Taksim'de, bugünkü Taksim
Gezi Parkı'nın bulunduğu yerdeki Taksim Stadı, o sabahın
erken saatlerinde dolmaya başlamıştı. Fesli, şapkalı ve
üniformalı binlerce seyirci akın akın stada geliyordu.
Stadın demir parmaklıklı kapısından birbirlerinin
üzerlerinden atlayarak ya da birbirlerini ezmekte
olduklarına aldırmayarak geçmeye çalışan seyirciler
arasında, ekose eteklikli İskoçlar'dan, geniş türbanlı
Hindular'a, sarışın delikanlılardan, belleri keskin
satırlı, kuzgun Güney Afrikalılar'a ve Avusturalya
yerlilerine değin tüm "İngilizler" vardı. Sahanın
kenarına dizilmiş yüzlerce iskemlede ise başta Komutan
Harrington olmak üzere, İşgal Kuvvetleri'nin tüm general
ve amiralleriyle, rengarenk üniformalar içinde çeşitli
rütbedeki subaylar, eşleri ve çocukları oturuyorlardı.
General Harrington tarafından bu maçı izlemesi için özel
olarak davet edilen ve "Ironduck" adlı İngiliz
zırhlısıyla özel olarak gelen Malta Valisi Lord Pulmmer
ise, sözde evsahibi General Harrington'un yanında yerini
almıştı. Sahaya giremeyenler ise, topçu kışlasının
damında ve pencerelerinde kaptıkları yerlerde maçın
başlamasını bekliyorlardı. Goldstream Guards Takımı'nın
Fenerbahçe'ye vereceği dersi görmek için sabırsızlanan
İşgal Kuvvetleri erleri ise, maç öncesi şımarıklıklarına
karnaval adı vermişler, çılgınlıklarını eğlence sanmaya
başlamışlardı. İşgal altındaki İstanbul'un hüzünlü
halkı, dört kolla kucaklayabilmek için bir galibiyetin
umuduyla sessiz sedasız duruyordu. Maç saati geldiğinde
üç ünlü futbolcuyla güçlendirilmiş Goldstream Guards
takımı kulakları sağır eden bir coşku altında sahaya
çıktı. Taksim Stadı sanki yerinde duramıyor, olduğu
yerde sallanıyordu. Fenerbahçe sahaya çıktığında ise
İstanbul'un hüznü, İstanbullular'ın alkışlarında bile
görülüyordu. Cılız, çekingen ve kısık sesli alkışlardı
bunlar. Fenerbahçe o gün Türk ulusunu temsil etmekten
başka bir de Türk futbolunun özel bir başarısını
taşıyordu.
Fenerbahçe o yıl, hiç yenilmeden,
hatta hiç gol yemeden ve tam 53 gol atarak, İstanbul
şampiyonu olmuştu. Sahada yer alan takım bu başarıyı
sağlayan oyunculardan oluşuyordu. Şampiyon
Fenerbahçe'nin kadrosu şöyleydi: Şekip Kulaksızoğlu -
Hasan Kamil Sporel, Cafer Çağatay - Kadri Tulga, İsmet
Uluğ, Gahir Yeniçay - Sabih Arca, Alaeddin Baydar, Zeki
Rıza Sporel, Beleş Ömer Tanyeli ve Bedri Gürsoy. Maç
başladığında İşgal Kuvvetleri oyuncularının sert
oynamaları dikkat çekti. Dikkat çeken başka bir nokta
ise hakemin bu sertliklere göz yumması idi. Türk
seyirciler maçı sessizce izliyorlar, Fenerbahçeli
futbolcular ise, üzerlerindeki gerginliklerini bir türlü
atamıyorlardı. İlk önemli tehlike, Feenrbahçe kalesinde
yaşandı. İngilizler'in bir şutu direkten döndü.
Tehlikeden birkaç dakika sonra, İngilizler'in
bekledikleri, Türkler'in ise korktukları an geldi.
Malta'dan getirtilen ünlü futbolcu, Chelsea takımının
soliç oyuncusu, maçın ilk golünü attı. Onun on beş
metreden çektiği sert şut, kaleci Şekip Kulaksızoğlu'nun
topa karşı koymasına olanak bırakmamıştı. Bu golden
sonra İngiliz seyirciler, Taksim Stadı'nı bayram yerine
çevirdiler. Sevinç gösterileri durmuyor, giderek daha da
artıyordu. Yedikleri golden sonra Fenerbahçe takımında
moral bozukluğu görülmedi; tersine, bu gol tüm
oyuncularda kamçı etkisi yaptı. Üstelik, İngiliz
seyirciler saha dışında çoştukça, Fenerbahçe takımı da
saha içinde coştu. Fakat ilk yarı sona erene dek bu
coşkunun meyvesi alınamadı. Bu yarı, Fenerbahçe'nin 1-0
aleyhinde bitmişti. İkinci yarı başladığında, sahada
sanki bambaşka bir Fenerbahçe vardı. Oyuncuların ilk
yarıda üzerlerinden atamadıkları gerginlikleri bu yarıda
yok olmuş, sahaya gerginlikten uzak, rahat bir oyun
oynayan Fenerbahçe gelmişti. Bu rahatlık 15 dakika sonra
ilk meyvesini verdi. Zeki Rıza Sporel, iki İngiliz
futbolcusunun arasından ustalıkla sıyrıldı ve "bomba"
sözcüğü ile nitelendirilebilecek sertlikte bir şutla
topu, İngilizler'in kalesine gönderdi. Sahada tüm
Fenerbahçeli oyuncular sevinç içinde birbirlerine
sarılırlarken, saha dışında o dakikaya değin seslerini
çıkaramayan Türkler ise, sevinç haykırışlarıyla
yerlerinden fırlamışlar, gözyaşları içinde birbirlerini
kucaklayarak öpüyorlar, coşkularını paylaşıyorlardı.
Şimdi sesleri duyulmayan kesim, İngiliz seyircilerdi.
Sayı bakımından İngilizler'den çok az olmalarına karşın
Türk seyircilerin sevgi gösterileri ve coşkusu, stadın
dışına taşıyor, tüm Taksim Alanı'na
yayılıyordu:
İşte bu coşku ve sevinç sürerken 74'üncü dakikada,
santrhaf İsmet Uluğ topu büyük bir ustalıkla Zeki Rıza
Sporel'e uzattı. Sporel, cetvelle çizilmişcesine ayağına
kadar uzatılan bu pası değerlendirmekte gecikmedi ve
yine iki İngliiz futbolcunun kendisini sıkıştırmasına ve
engellemeye çalışmasına karşın, yine "bomba" gibi bir
şutla topu ikinci kez İngilizler'in kalesine gönderdi.
Fenerbahçe, güçlendirilmiş İngiliz İşgal Kuvvetleri
karşısında şimdi, 2-1 öne geçmişti. Sahada İngiliz
futbolcuları, saha dışında ise İngiliz seyirciler
donmuş, kalmışlardı. Onlardan "boşalan" yerleri Türkle
dolduruyordu. Sahada oyunu Fenerbahçe oynuyor saha
dışında, seyirciler arasından ise sadece Türkler'in
sesleri duyuluyordu. Maç bu sonuçla bittiğinde, sahayı
çevreleyen tel örgüler yıkılmış daha sonra da stat
dışındaki seyirciler sahayı doldurarak, Fenerbahçeli
futbolcularla bütünleşmişlerdi. Türkler, Fenerbahçeli
futbolcuları kucaklıyorlar, öpüyorlar, omuzlara
kaldırıyorlar; sevinçlerini, coşkularını, hatta
gururlarını onlarla paylaşıyorlardı. Maç bitmişti ama
maçın sonuna konulması gereken bir nokta kalmıştı. Maçın
galibine General Harrington Kupası verilecekti. Türkler
ve İngilizler arasındaki "çekişme", bu kupanın sahibine
teslim edilmesinden sonra noktalanmış olacaktı. Beklenen
bu anda geldi. İşgal Kuvvetleri Komutanı Harrington,
kendi adını verdiği gümüş işlemeli bir metre
yüksekliğindeki kupayı, kendi takımını yenen
Fenerbahçe'ye, kendi elleriyle verdi. Fenerbahçeli
futbolcular, kupayı verirken İngiliz komutanın ellerinin
titrediğine dikkat ettiklerini söylüyorlardı. Adına
"maç" denilen İngiliz çekişmesi statta bitmişti ama,
giderek büyüyen bir halk topluluğu tarafından, giderek
artan bir sevinç ve coşkuyla, stat dışında
sürdürülüyordu. Sevinçli ve coşkulu Türkler, sahada
omuzlarına aldıkları Fenerbahçeli oyuncuları yere hiç
indirmiyorlar, stattan omuzlarında çıkardıkları bu
"ulusal kahramanları"nı, Taksim Alanı'ndan başlayarak
İstanbul caddelerinde bir bayrak gibi taşıyorlardı. Türk
halkı bu mutlu 29 Haziran 1923 tarihinden tam dört ay
sonra, yine aynı gün, ayın 29'unda başka büyük ve
görkemli bir zaferin mutluluğunu daha yaşayacaktı. 29
Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyeti'ne kavuşacak olan Türk
halkı, bu en mutlu gününün provasını dört ay öncesinden
şimdi yapıyordu sanki. |